KOMŞUSUZ

 

KOMŞUSUZ


Benim bir bahçem yok. Olmuştu aslında, fakat kayısı ve armut ağaçlarım hiç olmadı. Bildiğimiz meyve vermeyen ağaçlarım oldu. Kargaların konacağı ve yuva yapacağı, uzun eğri ağaçlar. Bu yaz bir bahçe edineceğim; ağaçlı değil, biraz yeşillik uğraşısı. Komşumun bir bahçesi var. Komşuluk hakkıdır diye, onun bahçesini anlatmak bana düşer sanırım. Fıstık ve nar ağaçları yeşillenirken, badem ağacı da kar yağdırmış dallarına. “Baba, şu ağacın tepesine kar yağmış!” Ağaçların dibinde bir karış boy vermiş yeşil soğanlar, ahşap iskelede sürünen asma dalları; bir zamanlar dutluk olmayan yerde ise bir dut ağacı göğe bakıyor. İçi oyuk briketlerle etrafı çevrilmiş, az bakımlı bir bahçe. Toprak bu; erken ısınır ve doğa hareketlenmeye başlar. Oraların mevsimine benzemez mevsimlerimiz. Hem, nasıl bir mevsimden geliyorum biliyor musun? Seyyidhan Kömürcü’nün “dağlarına yedi / çarşılarına bir kez kar yağan doğu” (güney) dizesindeki bir yer. Birazdan yola çıkacağım. Kuzeye doğru. Biliyorum, yine yol kenarında yalnız başına olan mezarı göreceğim, merak edeceğim. Belki bu sefer inip bakarım mezar taşına. Dere boyu yol akıp gidiyor, müzik başlayıp bitiyor, dağlar alçalıp yükseliyor, kesik kesik çizgiler ardımda kalıyor.

Yeni yoldan Tutak’ı geçip kuzeye gidince, yolun sağ tarafında her daim gözüme çarpan bir mezar var. Yol yeni, mezar da yeni. Mezara yakın yerde ne bir ev var ne de başka bir yerleşim yeri belirtisi. Yüksekçe bir yer; aşağısı plato, çok uzağında evler var. Kimin mezarı bu? Neden burası? Yol yapılınca mı varlığı hissedildi? Bu sorular yalnızca bana ait değil; gözü mezara ilişen herkesin kafasında. Yol oradan geçtikten sonra mı değeri bilindi de ihtişamlı bir mezara / ziyarete / türbeye dönüşme hayali oldu?

Kenar boşlukları alınmış bir gökyüzü, toprak ıslak, uzun bir kıştan sonra gövermeyi bekleyen toprak. Yeni bir baharın başlangıcı, leyleğin geciken adımı, mart ayına bulanmışlık, inandırıcılığını yitiren bahar…Yağmur çiseliyor. Kimseler yok. Taşları, kayaları ve eteği yere değen sis bulutlarını saymazsak. En çok merak ettiğim şeyi öğrenmek için dörtlüleri açıp arabayı sağa çekiyorum. Mezar taşında ne yazıyor? İniyorum. Şemsiyeyi alsam mı diye düşünüyorum, sonra vazgeçiyorum. Çiseleyen yağmurda ne kadar ıslanabilirim ki? Çelik bariyerin üzerinden dikkatlice geçiyorum. Koyu kahverengi Ahlat taşından yapılmış bir mezar var karşımda. Ahlat taşlarını koruyacakmış gibi duran briketler gözümden kaçmıyor. İhmal etmemem gereken bir ritüeli yerine getirmek için -dua okumak- mezara yaklaşıyorum. Nedensiz bir şekilde etrafımı kontrol ediyorum. Sanki arkamdan biri yaklaşacakmış gibi hissediyorum. Küçükken mezarlıkların korkutucu yanını belleğimize kazıyan abilerin/ablaların hikayelerini anımsayıp ürpermemek elde değil. Adını sanını bilmediğim bir mezar bu. Adını sanını bilsem, başka bir duyguyla yaklaşırdım mezara; ürpermeye de gerek kalmazdı belki. Etrafında dolanıp baş tacında duraklıyorum. İsmin yazıldığı levha mezarın dış tarafına bakıyor. Levhadaki bilgileri okumaya başlıyorum. Eksik okuduğumu düşünerek tekrar okumak zorunda kalıyorum. Okuduklarım dışında başka şeyler bulacakmışım gibi oraya buraya bakıyorum. Ölüm tarihine ve ardından da Soyadı Kanunu’ndan önce kullanılan soyadına kuşkuyla bakıyorum. 1915 yılında ölen biri için neden soyadı kullanılmış? Tabii, “Şehit” ünvanından önce gelen köy ismi ve yay ayraç içinde belirtilen köyün eski ismi de zihnimde sorular oluşturuyor. Yirmisinde mezara girmiş bir delikanlı. Yirmisinde bir genci nasıl alır toprak koynuna? Niçin, kimle savaştı da şehit düştü? Nefesini verdiği son yer burası olmalı. Vasiyeti yerine getirilmiş ya da başka seçenek yokmuş. Bir zamanlar sapa olan bu yer şimdi bir uğrak yola dönüşmüş. Yüz yıldan fazladır burada tek başına uyuyan bu merhum kişi şimdi nasıl bir ayrıcalığa sahip? En büyük hayali bilinmek ve hatırlanmak mıydı? Peki, yol buradan geçmeseydi?

Arabanın dörtlüleri açık. Arabaya biniyorum. Yağmur damlalarının süzüldüğü camdan buruk gözlerle mezarı izliyorum. Eski bir zaman olsaydı “Yağız atlar kişne[r]di, meşin kırbaç şakla[r]dı” Hancının: “Hana sağ indi, ölü çıktı geçende” cevabı han’sız bir yolun komşusuz bir mezarın izini sürerdi. Evin yolunu tutuyorum. Annem yemek yapmış olmalı, beni bekliyor -ki öyle zaten. Bazen uzaklara bakma hissi veren sesler vardır, işte o seslerden biri çalıyor. Radyoda değil. “Yâr bizi sual eden olursa /Boynu bükük, benzi soluk var, söyle" Kesik kesik çizgiler dikiz aynasından uzaklaşıyor, geç kalmış bir bahar kokusu, mezarın başına bir iki ağaç dikme hayali… O mezar, hepimizin son durağı. 


Mezar Taşı:


                          DAMLAKAYA

                             (METER)


                               ŞEHİT

                     HÜSEYİN ARSLAN


                              D.T.1895

                              V.T. 1915

                             R. FATİHA

Yorumlar